Sezenist, Gezgin, Yazar, Blogger ve Kırıklarınızın Alçısı.

The Fountain

The Fountain

    21. ve 26. yüzyıllarda yaşayan 3 aynı kişinin birleştiği bilim-kurgu/romantizm filmi. Film, Darren Aronofskya’ın elinden çıktığı için sonlarında “bir rüya için ağıt” ı aklıma getirdi ve getirebilir. İlk başlarda filmi anlayamayacağımı düşünmüştüm ta ki sonuna kadar. Fakat film ilerledikten ve 3 ayrı yüzyılda yaşamış hallerini görünce puzzleda bazı yerler oturdu kafamda. Doğrusu konuda çok fazla ters köşe olmasam da merak uyandıran, “yuh” dediğim çok fazla anlar oldu. Tabi bu tepkim her zaman olumsuz yönde veya abartılmış olmasından dolayı değil tamamen ilginç sahneleri mükemmel şekilde bitirişleri dolayısıyla. Filmin çekimlerine Brad Pitt ile başlayacaklarmış fakat bütçeyi yarı yarıya indirdikleri için Hugh Jackman’a vermişler. Çokta iyi iş çıkarmış. Çünkü Brad’in isyankar rollerine alıştığımız için aşk adamı rolüne pek sıcak bakmayacaktım. Film baştan sona farklı kurgular ve birleştirilen sahneler ile beni cezbetti. Filmin konusu bu kadar şaşırtıcı ve cezbedici olurken sonunu getirmemek saçma olacaktı. Nitekim çok iyi bir final ile hem puzzleı tamamladı kafamızda hem de boğazımıza yumruğu vurdu Darren.

    Filmin konusundan bahsedecek olursam; odak noktamız yaşam ağacı. 3 farklı yüzyılımızda da amaç yaşam ağacına ulaşmak. 16. yüzyılda İspanya’yı kurtarmaya çalışan kumandanımız (Hugh Jackman) kraliçesine söz verir ve Xibalba ağacına ulaşacağını söyler. Bunu hatırlaması için kraliçe (Rachel Weizs) ise komutana yüzük verir. Maya toplumu ile küçük bir mücaadele verip baş Maya başkanını da geçip ağaca ulaşmaya çalışmaktadır. 21. yüzyılda ise bir yazarın eşini canlandıran Hugh Jackman ise aynı zamanda bilim adamıdır ve kanser için deneyler yapmaktadır. Bunun sebebi ise eşi Rachel Weizs’in de bu hastalığı olmasıdır. Deneylerini kanser bir maymun üzerinde yapan Tommy araştırması olumlu giderken karısının aniden gelen krizi dolayısı ile hastaneye yatırmıştır. Karısının ise ölümden korkmadığını ve son kısıma geldiği kitabı bitirmesini istemesi ile olaylara daha duygusal yaklaşmaya ve mantığını ön plana koymak istemesi ile ikilemde kalır. 26. yüzyılda kendi yaşam ağacına ibadet edercesine sarılan ve ara ara gördüğü 21. yüzyılda ki eşinin hayali ile hem ağaca hem kendisine ruhen acı vermektedir.

    The Fountain’ın en büyüleyici yanı, Tom’un karısından çok onu yaşatmayı arzulamaya başlaması. Bunun tasviri mükemmel. Hikayenin sonunda yılın ilk karını izlemek için onun yanına gitmesi gerektiğini anlıyor. Aşkın, ölümle bitecekse eğer, son dakikasına kadar doyasıya yaşanması gerektiği gerçeğine eriyor. Benliği bir put gibi ortaya koyup, sonsuza kadar yaşamak ve sevdiğini yaşatmak arzusu. Var olmalıyım. Oysa en güzeli, varlığı varlığında eritip, yok olmanın yollarına bakmak.

    Filmin son bombası, Xibalba’ya ulaştığında kendini yokluğun (belki de asıl varlığın) kucağına bırakan ve kaybettiği ne varsa, onun acısıyla yaşamaktansa, orada yeniden doğacak bir gezegende, yeniden doğacak bir güneş sisteminde ya da galakside var olmanın yolunu seçen adamın hali. Ortaçağ’daki düşmanını yeniyor, sevgilisiyle ilk karın peşinden koşuyor ve Xibalba’da yok ediyor kendini.

    Sonsuza kadar mutlu ol Aranofsky, bize bunu hatırlattığın için.

    Benim puanım: 7.9
    Yapım yılı: 2006

     3

    0 Yorumlar

    Yorum Yaz

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir